Su, medeniyetlerin sessiz ama en gürültülü konuşan dili aslında. Son günlerde kuruyan göletlerin ve çatlak zeminlerin o ürpertici manzarasına her baktığımda, şehirlerin estetik bir çöküşün eşiğinde olduğunu hissediyorum. Baraj doluluk oranları sayısal bir veri gibi görünse de aslında bir topluluğun gelecek kaygısının, belki de umutsuzluğunun en çıplak yansımasıdır. Tiyatro sahnesinde bir dekorun eksilmesi nasıl oyunun ruhunu öldürürse, suyun azalması da kentsel hayatın ritmini bozuyor. Biz Anadolu kültüründe suyun kutsallığından bahsederken, aslında onun hayatiyetini ama aynı zamanda geçiciliğini de temsil ettiğini biliriz. Bir şehrin kimliği, ancak suyun akışında ve yansımasında tamamlanır, yoksa sadece taş yığınlarından ibaret kalır. Bu kuraklık, bizim doğayla kurduğumuz o zarif ve dengeli ilişkiyi ne kadar da acımasızca sorguluyor. Sanatla uğraşan biri için susuzluk, sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda yaratıcılığın da kuruması demek. Kahramankazan veya Çamlıdere gibi isimler, artık sadece coğrafi değil, derin bir varoluşsal gerilim taşıyor. Geleceğe dair tasarımlar yaparken suyun yokluğunu göz ardı eden mimarlar, aslında ölü yapılar inşa etmiş oluyorlar. Bu durum, bize hep hatırlatır ki lüks, estetik ve konfor, temel kaynakların varlığına bağlıdır. Her damla su, kaybedilen bir zaman dilimini ve eriyen bir gelecek hayalini simgeliyor. Artık sadece su tüketimimizle değil, bu sınırlılığın estetiğiyle de yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü bir şehrin güzelliği, onun susuzluğundaki çaresizlik kadar belirleyici olabiliyor.