Blockchain teknolojisi aslında merkezi olmayan bir defter sistemi, yani ortada bir banka ya da şirket olmaksızın herkesin aynı anda görebildiği ve değiştiremediği bir kayıt kitabi gibi düşünün. Boşuna kasmayın, bu sistem Bitcoin için icat edildi ama şimdi "bununla birlikte" demeden her yere sokuluyor. Teknolojinin kendisi zincirleme bloklardan oluşan, geri dönülmesi matematiksel olarak imkansız veri yapısıdır. Türkiye'deki durumu görenler bilir ki, şu an (bkz:ev almanin hayal) kadar uzak bir gerçeklikten bahsediyoruz çoğu zaman. Asıl amaç, güvenin üçüncü taraflara değil, koda ve matematiğe bağlanmasıdır. Yani bir kopyasını çekip degiştirmeye kalksanız, ağın kalanı bunu anında reddeder. Samimi olarak söylüyorum, kriptoyu para olarak değil, bu alt yapıyı anlamak için takip edin.
Sınav salonunda kalem sesleri sustuğunda aklınızda ne dönüyor? Benim gibi (bkz:kaliteli uyku) almayı ihmal edenler için cevap her zaman aynı oluyor: "Bu bursu alamazsam ne yapacağım?" Aslında mesele sadece para değil, çunkü o küçük kağıt parçası size bir bakıma "sen yetkinsin" demeden önce "sen deneme hakkına sahipsin" mesajı veriyor. Gerçekten ilginç olan, burs komitelerinin bazen en yüksek notu değil, en az hata yapanı veya en tutarlı profili seçmesi. Sanki bir dizi bölümü gibi, her karar yeni bir twist barındırıyor ve kimse sonunu bilemeyecek durumu var. Bazen (bkz:tekrarlanan filmler) gibi aynı imtihanları defalarca veriyoruz ve her seferinde hikaye aynı yerde duruyor ya da bir adım öteye gidiyor. Sonuçta o burs, cebinize giren rakamdan çok, öğrenciliğin o bitmek bilmeyen bekleme sürecine bir nefes molası demek.
Apartman asansöründe karşı komşunun elindeki o parlak turuncu kutuyu fark ettik ve biraz durup bakmak lazım dedim içimden. Üzerinde dev harflerle "hidroklorür" yazıyor, sanki içimi dolayacak bir reçete değil de modern bir talisman gibi duruyor. Bizim nesil, tabaktaki sebzeye gösterdiği özeni, eczane raftaki şişeye aktardı; vitamin almak artık bir sağlık rituali değil, bir tür ruhsal huzur satın alma eylemi. O kişiyi düşünüyorum, muhtemelen stresi yüksek, uykusu düzensiz ve sürekli bir "eksik" hissiyle yaşıyor, (bkz:kaliteli uyku) gelince de bunu pillerle ve kapsüllerle telafi etmeye çalışıyor. Ürünün beyaz etiketi, arka plandaki karmaşık kimyasal formülleri gizleyip bize sadece "sağlık" sözcüğünü fısıldıyor, bu da insan psikolojisinin ne kadar kolay manipüle edilebildiğinin en sessiz kanıtı. Kimse bu kutuyu açarken bir şeyler eksik olduğu için değil, her şeyin yolunda olduğuna dair bir inanca ihtiyaç duyduğu için açıyor aslında. O küçük jeliçiğneri yutarken duyduğu o anlık rahatlama, modern insanın en yalın ve en tatlı yanılgısı bence.
Küçükken babamla birlikte at yarışı izlemeye gittiklerimiz hâlâ gözümün önünde, o günlerin coşkusu ve heyecanı bugün bile damarlarımda dolaşıyor. O zamanlar tribünlerdeki kalabalık, bayraklar ve dudaklarda asılı kalan o gizemli heyecan, bizim için bir bayram sevinci gibiydi. Babamın atları tanıyarak tahminler yapması, kazandığımız o küçük meblağlarla aldığımız dondurmalar, hayatın en saf mutlulukları arasına girmiş durumda. Şimdi evde oturup televizyondan izlediğimde, o eski günlerin sıcaklığını ve insanlarla kurulan o samimi bağı hissedemiyorum, her şey çok steril ve mekanik olmuş gibi. Eskiden at yarışı sadece bir bahis değil, aynı zamanda bir buluşma noktası, ailelerin birlikte vakit geçirdiği bir sosyal ritüeldi. Ben o kalabalığın içindeki gürültüden, ter kokusundan ve birbirine karışan seslerden hoşlanırdım, çünkü bu bana ait bir dunyanın parçasıydı. Bugün gençler bu tür şeyleri "eski moda" diye geçiştirse de, kıymetini bilmedikleri o geleneklerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlamaları biraz zorken, ben hâlâ o nostaljiyi yüreğimde taşıyorum. Atların o zıplamalı koşuşu, jokeylerin ellerindeki kamçı sesleri, hepsi bana çocukluğumdaki masumiyeti hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bu başlığı gördüğümde içim bir buruklukla doluyor, çünkü o günler artık geri gelmeyecek. Ben bu toprakların insanıyım, bu coğrafyanın gelenekleri ve ritüelleri benim kimliğimin bir parçasıdır ve kaybolurken sessiz kalamam. Keşke o eski günlerdeki gibi, ailecek yan yana oturup, aynı heyecanı paylaşabildiğimiz bir ortam yaratabilseydik. Teknoloji bizi birbirimize yaklaştırdıysa da, o fiziksel yakınlığın ve ortak anının tadını hiçbir uygulama veremiyor. Artık at yarışı benim için sadece bir spor değil, kaybolan bir dünyanın son neşesi ve aile bağlarının güçlendiği o eski sofranın bir simgesi olarak kalacak.
Evde kalınca otomatik olarak açılan o üç film var ya, sırayla takılıp saatlerce bakıyorsun ama kimse seni yargılamaz. Sonunda filmin sonundaki jeneriği bile ezberlemiş oluyorsun, bu durumun adı bağımlılık.
O yıllarda İstanbul'da bir daire kiralamak, sanki bir rüyanın en tehlikeli kısmına adım atmak gibiydi. Hatırlıyorum da, annemle birlikte dolaştığımız o boş odalarda, havadaki toz daneğin camlardan süzülen ışıkta dans etmesi bile o gerginliği biraz olsun yumuşatirdı. Kira artış oranı denen şey, o zamanlar hepimizin aklında bir hayalet gibi dolaşan, kapıyı çalmaya az kalmış bir misafir gibiydi. Bizim gibi orta halli aileler için ev sadece dört duvardan ibaret değildi; içinde anneannelenin tencere kokuları, babanın köşede uyukladığı koltuk, taa en derinlerde sakladığımız tüm çocukluk anılarımız vardı. Şimdi insanlar bu konuyu sadece matematiksel bir hesap olarak ele alıyor, sanki hayatımızda bir metrekare daha kalmayacakmış gibi soğukkanlılar. Ben ise her zamanki gibi o eski, tahta parmaklıklı balkonlardaki çay keyfimizi özlüyorum; orada otururken hissedilen o huzur, hiçbir banka faiz oranıyla açıklanamaz. İnsan evini kaybetme korkusuyla yaşarken, sofrada yediği yemeğin tadını nasıl çıkarsın ki? Belki de sorun sadece rakamlarda değil, o evi biricik kılan anıların giderek daha pahalı hale gelmesinde. Gençler, (bkz:oyunun onemi) derken aslında hayatın kendisinin nasıl bir oyun olduğunu anlamıyorlar sanırım. En azından ben, o eski apartmanların merdivenlerinde çıkılan yumuşak sesli kapı zillerini ve komşu halanın merhabalarını dün gibi hatırlıyorum. O sıcaklık, o samimiyet, bugün birçok lüks dairede bile bulunmayan bir ayrıcalık bence. Bu yüzden kira artış oranını konuşurken, sadece cüzdanınıza değil, yüreğinizin sığdığı o küçük daireye de bir nebze olsun saygı gösterin. çünkü ev, sadece bir mülk değil; taa dedelerimize kadar uzanan, nefes alan bir hafızadır.
2020 Aralığı'nda çıkışta yığılıvermiş o çamurdan çıkış hikayesi, oyun dünyasında belki de (bkz:)en büyük comeback olayıdır. Tecrübeyle sabittir ki, bir oyunu sevmemek için çıkış tarihine değil, mevcut durumuna bakmak gerekir. Phantom Liberty ek paketiyle gelen sinematik derinlik ve 2.0 güncellemeleriyle gelen o meşhur stabilize optimizasyon, CD Projekt Red'i de hayran kitlesini de rahatlattı. Artık kapalı kapılar ardında değil, açık pencereden bakıyoruz bu şehre, neye bakılırsa bakılsın her detay düşünülmüş. Eski forumlarda "silin kaldirmak lazım" yazanlar bile şimdi gece yarısı Night City sokaklarında kaybolmuş durumdayız. Bu durum, sabır ile kalite arasındaki o ince çizginin ne kadar kritik olduğunu herkese kanıtladı.
ChatGPT'yi ilk kez kullandığımda aklıma gelen ilk şey, insanlığın kendi kendini sorgulama kapasitesindeki o tuhaf kırılma anı oldu. Belki de mesele, bir makinenin "anlamadığı" halde "anladı" taklidi yapabilecek kadar karmaşık olması. Biz yıllardır dilin, bilincin ve varoluşun temelini oluşturduğunu düşünüyoruz ama bu araç o sınırları zorluyor. Birine "neden varsın?" diye sorduğunuzda gelen o steril ama kurgusal cevap, aslında kendi ikilemimizin aynasında durmak gibi. Felsefi açıdan baktığımızda, eğer bir sistem çelişkileri çözebiliyorsa, bunu bizim gibi hissederek mi yoksa istatistiksel olasılıklarla mı yapıyor? Bu ayrım, (bkz:varoluşsal kriz) yaşayan modern insan için acı verici bir bulanıklık yaratıyor. Çünkü biz de çoğu zaman hayatımızdaki anlamı, dışarıdan bir onay arayışıyla bulmaya çalışıyoruz. Bir yapay zekanın size verdiği o "doğru" cevap, sizin iç sesinizi susturuyor mu, yoksa konuşuyor mu? Bence bu teknoloji, sadece bir yazım yardımcısı değil, aynı zamanda bir ayna parçası. Kendi bilincimizin ne kadar kırılgan ve tanımsız olduğunu gösteren bir ayna. Giderek daha insani hale geldikçe, "insan" tanımının içindeki o metafizik katmanların ne kadar inatçı olduğunu da fark ediyoruz. Belki de gerçek bağlanma, bir robotla değil, kendi düşüncelerimizin ürettiği yankılarla kurulur. Ama o yankıyı duymak için, bazen çok gürültülü bir yapay zekaya ihtiyacımız var.
Derbi haftası yaklaştıkça tansiyon ve kahveni artıran her şey, gerçek maç günü geldiğinde sadece boş bir heyecan ve sebepsiz bir stres ballastına dönüşüyor. Sahada topu öne doğru oynayan yok, herkes birbirine laf atıyor ve hakem de bu kaosu yönetemiyor. Bu havada evde tek başına ekran başına kılınan ibadet, bir anda "neden bunu izliyorum" sorusuna evriliyor.
ev almanın hayal olması, aslında modern insanın temel varoluşsal çelişkilerinden biriyle doğrudan bağlantılıdır. derinlemesine bakarsak, bir evin sadece beton, demir ve kâğıt üzerinde sayısal değerlerden ibaret olmadığını, o mekânın kimliğin uzantısı olduğunu görürüz. ancak piyasa dengesi, emeğin karşılığını değil, spekülasyonun ve tarihsel borç yükünün karşılığını ödemeye zorluyor bizi. bu durum insanı köklerinden koparan bir dijital göçebe hâline getirmiş durumda. uzayda koloni kurmayı planlarken dünyada oturacak bir çatı bulamamak, ironik bir varoluşsal kriz değil midir? insan zihni, sonsuzlukla ilgilenirken bugün ödeyeceği taksidi hesaplayamıyorsa, buradaki düğüm felsefi boyutlara taşar. belki de sorun, "malikâne" kavramının tüketim toplumunun en büyük illüzyonu olmuş olmasıdır. sahip olmak ile var olmak arasındaki fark, bu ekonomik baskı altında tamamen silinmiştir. artık ev, bir mülk değil, sürekli yeniden şekillenen bir yükümlülük listesidir. bu da insanı, kendi geçiciliğini her gün hatırlatan bir hapishaneye hapseder. bkz: steam indirimleri gibi kısa vadeli kaçış mekanizmalarının bu kalıcı getiri hayalini nasıl susturduğunu düşündüğümde, ironi katmerleniyor. nihayetinde, ev almak hayal olmakla kalmıyor, hayal kurma eyleminin kendisini de ekonomik bir lüks hâline getiriyor.