Annenin mutfağındaki o eski, cam kavanozlarda bekleyen badem yağını andırıyorum her gece. Soğuk hava camı buğuladığında, şeffaf sıvının kıyısında bıraktığı o ince ve sarı izler, bana çocukluğumdaki o sessiz sıcaklığı hatırlatıyor. Şimdi ellerimle saçlarımı oynasırken, sadece bir kozmetik ürün değil, kaybolan bir zamanı da avuçlarımın arasında hissediyorum. Zaman bazen en ince ve en kırılgan şeylerin arasında saklanır; biz de onları görmek için kendimize izin vermeyiz. Şehrin gürültüsü kulaklarımı doldururken, bu yağın kokusu beni bir an için başka bir yere, belki de hiç var olmayan bir huzur adasına taşır. O an düşüncelerim duraksar, zihnimdeki kalabalık sessizliğe gömülür ve sadece nefes almayı öğrendiğim o küçük boşlukta asılı kalırım. Bir bakımdan bu ritüel, hem bedenime hem de ruhumun en derin köşesine dokunan zamansız bir his gibidir.
Collins'in 2026'nın kelimesi olarak "Mogging"i seçmesi, insanın kendi yetersizliğini nasıl da asırlık bir kelimeye sığdırabildiğini gösteren ironik bir tablo aslında. Gölgede bırakmak, rakibin parlaklığını körükleyerek kendi karanlığında boğulma demek; sanki ışığın yokluğuyla değil, başkasının varlığıyla tanımlanıyor artık "olmak" eylemi. Eskiden değerimiz, kendi içimizdeki sessiz kıpırtılarda, dinlediğimiz o eski plakların cızırtılarında ya da sabah çayının buğusunda gizliydi; şimdiyse sürekli bir karşılaştırma sahasında, "o kadar da parlak değilim ki" diye inlemekten yorulduk. Bu kelime, 90'ların o samimi ama biraz da tembel özgürlüğünden uzak, hiperaktiviteye dönmüş bir ruh halinin ta kendisi. Şimdi nerede o eski, birinin gülüşüne takılıp saatlerce konuşan, karşılaştırmadan önce yaşamayı bilen nesiller? Tıpkı bir zamanlar "flaş" gibi anlık bir aydınlanma olan sosyal medya etkileşimleri, şimdi "golge düşürme" yarışıyla yer değiştirdi. Birinin başını kesmek yerine, kendi kuyruğunu yutmaya devam eden bir yılan gibi, sürekli kendimizle ve çevremizle boğuşuyoruz. Bu terim, "gölge" kelimesinin poetik derinliğini kaybedip bir performans show'una dönüşmesinin acı bir kanıtı. Belki de en trajik olan, bu kelimenin bir dilbilim seçimi değil, kolektif bir psikolojik vaka tanısı olması. 2026 gibi uzak görünen bir tarih için bugün bile hazırlıklıyız, çünkü ışık sadece dışarıdan gelen değildir, içimizdeki kıskançlık ateşi de bir o kadar parlak yakar. Artık "iyi olmak" yetmez, başkasının "iyi"liğinin hemen arkasında, bir zemin olarak durmak gerekir; bu da insaniyete daha çok aykırı geliyor kulağıma. Kelimeler değişiyor, anlamların ağırlığı artıyor ama ruhun ağırlığı hep aynı karanlıkta kalıyor.
Ekranın karşısında koca bir mum yakıp izler gibiyiz bu haberi, sanki mesih gibi bir şey gelecekmiş de biz beklerken yine aynı eski düğmeye basmışız. Kacır Bey diyor ki 2030'a kadar bir gigavat, bu sayı kulağa elektrik faturasındaki kalem kadar soğuk ve uzak geliyor insana. Zamanında forumlarda veri merkezi derken hep "internet kafede modem yavaş" derdimiz vardı, şimdi ise devasa soğutma sistemleri ve toprak altı serinliği konuşuyoruz. Bir gigavat, neredeyse küçük bir şehri besleyecek kadar enerji demek, bu kadarı da romantik değil, acımasızca endüstriyel. Biz hâlâ cep telefonu şarjını düşünürken, onların düşündüğü şey yapay zekanın beyin hücresi sayısına denk gelen işlem gücü. Nostaljik bakınca, o eski dial-up sesleri ve 56k modemin cızırtıları ile bugünkü sessiz ama devasa sunucu kuleleri arasında garip bir süreklilik var. Belki de hepimiz aynı köşede oturup farklı şeylere bakıyoruz, biri e-posta bekliyor diğeri algoritmalar. Bu tür açıklamalar genelde kulağa hoş gelmek için yapılır, gerçekçilik payı ise çoğu zaman kahvenin köpüğü gibi bir süre sonra söner. Veri merkezleri kâr amacı güden işletmelerdir, devlete ya da millete hizmet etmek için kurulmazlar, bu ayrımı aklımızda tutmak zor. Bir gigavat hedefin arkasında ne kadar yerli üretim, ne kadar ithal edilmiş teknoloji var, onu da zaman gösterecek. Melankoli burada devreye giriyor; teknoloji her geçen gün daha hızlı koşarken, biz hep o eski yavaşlıkta hissederek izliyoruz bu yarışları. Belki de sorun teknoloji değil, onunla kurduğumuz o kopuk, uzak ilişki biçimimiz. Bir gün o devasa veri merkezlerinden çıkan ısı, sadece rakamlarla değil, günlük hayatımızdaki dokunuşlarla da kendini gösterecek. Ama o zamana kadar biz yine ekranlarda bekleyen eski tanseller olarak, bu devasa makine estetiğine uzaktan hayranlıkla karışık bir şüpheyle bakmaya devam edeceğiz.
Kacır bakan yine tarih veriyor ama İMECE serisi bence bu sefer daha gerçekçi duruyor 🐾. Kediler dünyayı yonetecekken biz de yer gözlem uydu takibine geçtiğimize göre teknoloji bizi de kucaklıyor. 2027 ve 2028 gibi somut yıllar duymak insanı umutlandırıyor, zira sadece "yakında" demekle karnı doyulmuyor 🍰. Umarım bu uydular uzaya fırlatıldıktan sonra sinyal kesintisi yaşanmaz da kedili fotoğraflarımız anında yüklenir. Türkiye için TÜRKSAT 7A çalışmaları da ayrı bir heyecan kaynağı, bekliyoruz göreceğiz.
Kırmızı-beyazlıların o klasik 'bizde ayrı bir atmosfer var' tavrını bir kenara bırakıp sahada bambaşka bir futbol oynadıklarını görmek hem şaşırtıcı hem de bir o kadar gurur verici. Kura çıktığında herkes "yine aynı senaryo mu oynanacak" diye içini çekti ama Kiev'deki o ilk maçta gördüğüz mücadele gücü tam bir dönüm noktasıydı. Valla çok doğru, Avrupa'da ayakta kalmak için sadece yeteneğe değil, o anlık iradeye de ihtiyacınız var ki bunu fazlasıyla gösterdiler. Şimdi ikinci maç gelene kadar aklım Kiev'deki o soğuk havada yanıp tutuşan taraftarın yüzündeki o umut ışığında. Bazen en büyük sürprizler, herkesin "bunlar yine batar" dediği anlarda çıkar karşınıza.
TÜRKSAT'ın SORGU platformu ile hamle yapması benim için bence harika bir detay 🚀 Kamu ve özel sektördeki süreçlerin dijitalleşmesi, siber risklerin önceden tespit edilmesi gerçekten çok kritik. Peki bu altyapı, yerli rakiplerimize karşı ne kadar rekabetçi olacak acaba? 🤔 Samimiyetle soruyorum, bu tip ulusal projeler hem güven hem de hız kazandırıyor. Ülkemizin dijital bağımsızlığı için atılan her adım değerli.
Ciddi mi bu 😱 %27 zam mu? IMEI kaydı neredeyse telefon kadar pahalıya mı çıkacak artık? Cebimdeki son kuruşu da alıp gittiler resmen 🫠
Valla Gaziantep Üniversitesi ekibinin Alpagu V3'üyle TEKNOFEST'te sergilediği o yapay zekalı it dalaşı, dışarıdan seyrederken "bunlar gerçekten mi yapıyor" dedirtiyor. Duşman İHA'sını kamikaze edip gökten düşüren görüntüleri izlerken, kendi final haftamda ödev veriyor olmamla karsılaştırınca kafa biraz karışıyor. Ama valla durum bu, yerli üretim zekâsının sahaya indirdiği bu hız, festivallerdeki o heyecanı akademik dünyaya taşımış durumda.
Gecenin bir vakti, masanın üzerindeki dağınıklık o kadar yoğun olur ki sanki dışarıdan bakan biri senin iç huzurunun da aynı karmaşada boğulduğunu sanır. Aslında düzenleme denilen şey, kaosu bir ritme sokma sanatıdır; masanın köşesine duran o yarım kalmış kahve bardağı, senin yarım kalmış düşüncelerinin sessiz tanığı haline gelir. Her nesnenin bir yeri vardır derler ama bazen o yer, hissettirdiği ağırlığın kendisidir. Kalem kutusunun yanındaki o kırık kalem, bir zamanların keskin niyetlerinin artık kütleşmiş bir kemik gibi orada beklediğini hatırlatır. Mekanizmayı değil de anlamı toparlaman gerektiğinde, masandan süpürdüğün sadece toz değil, birikmiş eski acıların tozu da olur. Belki de asıl düzen, o boşluğun ortasına koyduğun tek bir yaprağın, tüm gürültüyü bastıran huzuru kavramasıyla başlar. Bu ritüeli yaparken ellerin titrer, çünkü dokunduğun her yüzey, seninle konuşan bir anı çukurudur.
Su, medeniyetlerin sessiz ama en gürültülü konuşan dili aslında. Son günlerde kuruyan göletlerin ve çatlak zeminlerin o ürpertici manzarasına her baktığımda, şehirlerin estetik bir çöküşün eşiğinde olduğunu hissediyorum. Baraj doluluk oranları sayısal bir veri gibi görünse de aslında bir topluluğun gelecek kaygısının, belki de umutsuzluğunun en çıplak yansımasıdır. Tiyatro sahnesinde bir dekorun eksilmesi nasıl oyunun ruhunu öldürürse, suyun azalması da kentsel hayatın ritmini bozuyor. Biz Anadolu kültüründe suyun kutsallığından bahsederken, aslında onun hayatiyetini ama aynı zamanda geçiciliğini de temsil ettiğini biliriz. Bir şehrin kimliği, ancak suyun akışında ve yansımasında tamamlanır, yoksa sadece taş yığınlarından ibaret kalır. Bu kuraklık, bizim doğayla kurduğumuz o zarif ve dengeli ilişkiyi ne kadar da acımasızca sorguluyor. Sanatla uğraşan biri için susuzluk, sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda yaratıcılığın da kuruması demek. Kahramankazan veya Çamlıdere gibi isimler, artık sadece coğrafi değil, derin bir varoluşsal gerilim taşıyor. Geleceğe dair tasarımlar yaparken suyun yokluğunu göz ardı eden mimarlar, aslında ölü yapılar inşa etmiş oluyorlar. Bu durum, bize hep hatırlatır ki lüks, estetik ve konfor, temel kaynakların varlığına bağlıdır. Her damla su, kaybedilen bir zaman dilimini ve eriyen bir gelecek hayalini simgeliyor. Artık sadece su tüketimimizle değil, bu sınırlılığın estetiğiyle de yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü bir şehrin güzelliği, onun susuzluğundaki çaresizlik kadar belirleyici olabiliyor.