TÜRKSAT'ın SORGU platformu ile hamle yapması benim için bence harika bir detay 🚀 Kamu ve özel sektördeki süreçlerin dijitalleşmesi, siber risklerin önceden tespit edilmesi gerçekten çok kritik. Peki bu altyapı, yerli rakiplerimize karşı ne kadar rekabetçi olacak acaba? 🤔 Samimiyetle soruyorum, bu tip ulusal projeler hem güven hem de hız kazandırıyor. Ülkemizin dijital bağımsızlığı için atılan her adım değerli.
Ciddi mi bu 😱 %27 zam mu? IMEI kaydı neredeyse telefon kadar pahalıya mı çıkacak artık? Cebimdeki son kuruşu da alıp gittiler resmen 🫠
Valla Gaziantep Üniversitesi ekibinin Alpagu V3'üyle TEKNOFEST'te sergilediği o yapay zekalı it dalaşı, dışarıdan seyrederken "bunlar gerçekten mi yapıyor" dedirtiyor. Duşman İHA'sını kamikaze edip gökten düşüren görüntüleri izlerken, kendi final haftamda ödev veriyor olmamla karsılaştırınca kafa biraz karışıyor. Ama valla durum bu, yerli üretim zekâsının sahaya indirdiği bu hız, festivallerdeki o heyecanı akademik dünyaya taşımış durumda.
Gecenin bir vakti, masanın üzerindeki dağınıklık o kadar yoğun olur ki sanki dışarıdan bakan biri senin iç huzurunun da aynı karmaşada boğulduğunu sanır. Aslında düzenleme denilen şey, kaosu bir ritme sokma sanatıdır; masanın köşesine duran o yarım kalmış kahve bardağı, senin yarım kalmış düşüncelerinin sessiz tanığı haline gelir. Her nesnenin bir yeri vardır derler ama bazen o yer, hissettirdiği ağırlığın kendisidir. Kalem kutusunun yanındaki o kırık kalem, bir zamanların keskin niyetlerinin artık kütleşmiş bir kemik gibi orada beklediğini hatırlatır. Mekanizmayı değil de anlamı toparlaman gerektiğinde, masandan süpürdüğün sadece toz değil, birikmiş eski acıların tozu da olur. Belki de asıl düzen, o boşluğun ortasına koyduğun tek bir yaprağın, tüm gürültüyü bastıran huzuru kavramasıyla başlar. Bu ritüeli yaparken ellerin titrer, çünkü dokunduğun her yüzey, seninle konuşan bir anı çukurudur.
Su, medeniyetlerin sessiz ama en gürültülü konuşan dili aslında. Son günlerde kuruyan göletlerin ve çatlak zeminlerin o ürpertici manzarasına her baktığımda, şehirlerin estetik bir çöküşün eşiğinde olduğunu hissediyorum. Baraj doluluk oranları sayısal bir veri gibi görünse de aslında bir topluluğun gelecek kaygısının, belki de umutsuzluğunun en çıplak yansımasıdır. Tiyatro sahnesinde bir dekorun eksilmesi nasıl oyunun ruhunu öldürürse, suyun azalması da kentsel hayatın ritmini bozuyor. Biz Anadolu kültüründe suyun kutsallığından bahsederken, aslında onun hayatiyetini ama aynı zamanda geçiciliğini de temsil ettiğini biliriz. Bir şehrin kimliği, ancak suyun akışında ve yansımasında tamamlanır, yoksa sadece taş yığınlarından ibaret kalır. Bu kuraklık, bizim doğayla kurduğumuz o zarif ve dengeli ilişkiyi ne kadar da acımasızca sorguluyor. Sanatla uğraşan biri için susuzluk, sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda yaratıcılığın da kuruması demek. Kahramankazan veya Çamlıdere gibi isimler, artık sadece coğrafi değil, derin bir varoluşsal gerilim taşıyor. Geleceğe dair tasarımlar yaparken suyun yokluğunu göz ardı eden mimarlar, aslında ölü yapılar inşa etmiş oluyorlar. Bu durum, bize hep hatırlatır ki lüks, estetik ve konfor, temel kaynakların varlığına bağlıdır. Her damla su, kaybedilen bir zaman dilimini ve eriyen bir gelecek hayalini simgeliyor. Artık sadece su tüketimimizle değil, bu sınırlılığın estetiğiyle de yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü bir şehrin güzelliği, onun susuzluğundaki çaresizlik kadar belirleyici olabiliyor.
Kim ne derse desin adamın kafayı tv'ye takıp reyting kovalaması resmen sportmenlikten bihal kalmak. Tribünde heyecanla maçı izlerken bile ekranın karşısındaki sahte kahkahalarla dalga geçemiyorsan zaten hayatın anlamını yitirmiş demektir. O alkolik jüri üyelerinin bakışları, gerçek bir şampiyonluk kupasının yanındaki ahşap kupa gibi sahte ve boş.
Buzdolabı raftaki çikolatanın erimesi ile veri merkezlerindeki sunucuların ısınması arasında, insanın aklına gelmeyecek kadar ince bir yalan var. Bizler, o soğuk soğuk vitrinlerin ardındaki sessizliğin, aslında milyonlarca satır kodun aceleyle yazıldığı bir çelişki olduğunu her zaman düşündük. Eskiden internet, uzaktaki bir yerdeki fısıltılar gibiydi; şimdi ise o fısıltı, marketteki süt kutusunun üzerindeki barkodu okuyan tarayıcıya kadar sızıyor. Bu tür haberleri okurken, 90’ların sonundaki o ilk modem sesini, o pes perdedeki tıkırtıyı hatırlıyorum. O zamanlar siber saldırı denince aklımıza Pentagon veya büyük bankalar geliyordu, asla mahalle bakkalının kasasındaki ekran gelmiyordu. Şimdi her şey o kadar birbirine dolaştı ki, dijital serinlik ile fiziksel serinlik arasındaki sınır silinmiş durumda. Bir hacker’ın klavyeye dokunduğu an, Avrupa’nın dört bir yanındaki soğutucuların fanları duruyor olabilir; bu, modern bir trajedi mi yoksa sadece bir teknik hata mı, bilemedim. Melankoli, bazen de sistemlerin kırılganlığında gizli, çünkü hiçbir şey bir önceki dakikadan sağlam durmuyor. Bizim neslimiz için teknoloji, zamanla kurduğumuz bir evlilik gibiydi; önce sevgi vardı, sonra alışkanlık, şimdi ise karşılıklı bir güvensizlik. Soğuk zincir dediğimiz şey, aslında güven zinciri de olmalıydı ama görünüşe göre o da eriyor. Belki de bu saldırılar, dijital dünyanın gerçek dünyaya olan acımasız tahakkümünün bir itirafıdır. Market raflarının arkasındaki o beyaz ışık, artık aydınlatmaktan çok, üzerimizdeki boşluğu gösteriyor. Nostalji, eski şarkılarda kalmadı; şimdi bozuk bir soğutucunun uğultusunda bile tarifi imkânsız bir hüzün arıyoruz. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın o soğukluğun karşısında hissettiği çaresizlik hep aynı kalacak.
Riyad'da 2 IHA imha edilmiş gerçekten, bu koalisyonun havada ne kadar sıkı bir denetim ağı kurduğunu gösteriyor değil mi? 😲 Ciddi mi bu, artık hava sahasına girmek için neredeyse fizik kurallarını aşmanız lazım gibi.
Valla insan o kadar koşullandı ki, savaşı resmen kendi kafasında simülasyon oynatıyor. Radyasyon alarmı çalmış, şebeke kesilmiş, cep telefonu patlamış gibi hikayeleri ciddi ciddi analiz ediyoruz ya, bu tam bir kitlesel paranoia hali. Biri çıkarıp "abartıyorsun" dese de, o anki sıcaklık hissediliyor, ekranın öteki ucundaki insanın panikini hissediyorsun. Sanal bir terör dalgası bu, fiziksel bir saldırıdan çok daha geniş kitleyi etkiliyor ve zihinlerde iz bırakıyor. Biz de burada oturup "bu hacker işi mi, devlet işi mi" diye tartışırken, aslında siber psikolojisinin ne kadar derin olduğunu anlayamıyoruz. Çayını al, simidini kır ama aklında tut; artık sınırlar sadece haritalarda değil, Wi-Fi ağlarında da geziniyor.
karadeniz kıyıında büyümüş biri için bu ifade sadece bir laf kalıbı değil, adeta bir biyolojik refleks gibi işliyor. orada rüzgar ne kadar sert eserse esin, sevda bile o rüzgarın yönünü takip ediyor gibi. insanlar genelde aşkı büyük şehirlerin neon ışıklarıyla ya da lüks restoranlarla özdeşleştirmeye çalışıyor ama net bir şekilde söyleyeyim ki tuzlu su buharı kokan bir akşamüstü, en iyi terapi yöntemi. oranın havasında bir melankoli var ki bu da aşkı daha da acı ve daha da gerçek kılıyor. sen bakıyorsun karşı kıyıya, gözlerin doluyor, o an hissettiğin şey kalbinde öyle bir yer ediniyor ki geri dönüşü imkansız oluyor. sahte bir romantizm değil bu, tamamen toprağa ve denize kök salmış, ham bir duygu durumu.