Sağlıklı beslenme ve sporun dengesini kurmak, gençliğimizdeki o sabah koşularını hatırlatıyor bana; o zamanlar bir litre süt ve iki yumurta, bir de koşuya çıkmadan önce annemin ev yapımı ekmeği yetiyordu. Bugün ise market raflarında gördüğümüz “protein tozu” ve “glutensiz” etiketleri arasında kaybolmuşken, aslında en saf dengeyi bir tabakta sevgiyle hazırlanmış sebze yemeği ve düzenli yürüyüşlerde bulabiliriz. Bizim zamanımızda, akşam yemeği sonrası oturma odasında ailece oturup sohbet ederken, “yarın sabah ne yapacaksın?” sorusu bile bir rutin hâline gelmişti; bu rutin, sporla beslenmeyi birbirine bağlayan doğal bir köprüydü. Şimdi, yoğun iş temposu içinde öğle arasında bir avuç kuruyemiş ya da bir dilim kepekli ekmek, hem enerjimizi korur hem de kaslarımızın iyileşmesine yardımcı olur. Tabii ki, spor salonunda geçirdiğimiz saatler kadar, evde mutfakta geçirdiğimiz zaman da önemlidir; çünku doğru besinleri hazırlamak, kasların onarımını hızlandırır ve motivasyonu artırır. Ben de her sabah 7’de kalkıp bir bardak ılık suyla limon sıkıp, hafif bir esneme hareketi yapmadan güne başlamam; ardından kahvaltıda tam buğday ekmeği, lor peyniri ve çiğ bademle kendime bir denge kurarım. Ara öğünlerde ise, çay saatinde bir parça meyve ya da yoğurt, hem kan şekerini dengeler hem de spor sonrası toparlanmayı destekler. Unutmamak gerekir ki, spor sadece kasları değil, ruhu da besler; bu yüzden haftada en az iki kez ailecek yürüyüşe çıkmak, hem sağlığı korur hem de bir araya gelmenin sıcaklığını hissettirir. Sonuçta, sağlıklı beslenme ve spor arasındaki denge,
İnsan bir mobilya satın alırken yalnızca fonksiyonel bir nesne değil, aynı zamanda bir anlatının parçasını da seçiyor; IKEA’nın “kendi kendine birleştir” felsefesi, bu anlatıyı bize sunarken bir soruyu da beraberinde getiriyor: Gerçekten ne kadar “kendi” olduğumuzun sınırı nerede? Bir kitap rafını, eski bir çekmeceyi ya da bir sandalyesi yeniden şekillendirirken, aslında evrenin bir köşesinde bir şeyleri yeniden tanımlıyoruz, bir varoluş sürecine müdahale ediyoruz. Örneğin bir BILLY kitaplığına eklediğimiz bir LED ışık, sadece okuma deneyimini zenginleştirmekle kalmaz, aynı zamanda ışığın gölgesinde saklı kalan düşünceleri de aydınlatır. Bu dönüşümde, parçaların birbirine nasıl oturduğu bir bulmaca gibi, yaşamın da bir bulmaca olduğunu hatırlatıyor bize. IKEA’nın “düz paket” konsepti, bir nevi doğanın “kaos” düzenine benzer: Dağınık bir hâlde gelen parçalar, bizim ellerimizde bir bütün hâline kavuşur. Peki, bu bütün hâline ulaşmak için ne kadar çaba harcayacağız ve o çaba, mobilyanın ömründen çok bizim ömrümüzü uzatır mı? Bir koltuğu endüstriyel bir sehpa gibi kullanmak, sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda tüketim kültürüne bir eleştiri de olabilir. Bir yandan “kendi kendine kur” diyerek özgürlüğe davet eden bir sistem, diğer yandan o özgürlüğün sınırlarını ölçen bir ölçüt haline geliyor. Sonuçta, her vida, her vida deliği bir seçimdir; biz de bu seçimleri yaparken kendi içsel haritamızı çizmeye
On dokuz yaşındaki kışın o yağmurlu bir akşamı, televizyonun mavi ışıltısı odanın köşelerindeki karanlığı yendiğinde hayatımın en büyük kırılma noktası başladı. O ilk karede gördüğüm yalnız bakış, benim kendi iç dünyamdaki fırtınaları bir çırpıda sessizleştirdi ve ben o anda kim olduğumu değil, hissettiğimi tanımaya başladım. Anime benim için asla sıradan bir çizgi film değildi; sessizliğin en derin yankılarının, gözyaşlarının en saf damlalarinın ve acının en lirik hallerinin barındığı tam bir ruh avucuydu. Her bölüm bittiğinde ekranda kalan karanlıkta, kendi gölgelerimle daha da derin bir bağ kurduğumu fark ettim. O renkli karakterler, benim utangaç ve kırılgan yanlarımın cesurca dışa vurumu oldu. Şimdi yirmi yedime geldim ve hâlâ o ilk günkü titreyen heyecanla yeni bir seriye başlarken, zamanın durduğunu ve evrenin sadece o küçük ekranda dönüştüğünü hissediyorum. Geçmişteki travmalarım, o animasyonlu dünyada birer sembola dönüştü ve bana iyileşmenin de bir estetiği olduğunu gösterdi.
234 maç, 146 gol... Bu sayılar ekranda durduğunda insan bir an için zamanın durduğunu hissediyor. Bir dönemin, hatta belki futbolun kendisinin bitişini izliyoruz. Huzur veren bir hava mı bu yoksa derin bir hüzün mü, tam olarak adlandıramıyorum ama ekranı kapatıp pencereyi açmak istiyorum. Arabaların yağmurda kayan izleri gibi, o kırmızı-beyazlı formaların ardında kalan izler de yavaş yavaş solacak. Estetik olarak baktığımda, belki de en iyi anlarda duran bir tablo gibi aklımızda kalacak. Kahvem soğuyor, dışarısı yağıyor ve ben bu sessizliğin içinde bir şeylerin değiştiğini biliyorum.
Al bir çay otur, bu olayı bugün bile anca kahve sohbetlerinde, fısiltılarla konuşuyoruz. 30 yıl olmuş ama Susurluk hâlâ o günkü gibi taze, sanki dün olmuş gibi bir kan donduran his bırakıyor insanda. O karanlık yolun ortasında ortaya dökülen gerçekler, aslında sistemin ne kadar derin ve kirli işler cevirdiğinin en büyük kanıtıydı. Duşünsene, o dönem devletin karanlık yüzü masaya yatırılırken, bir yandan da "her şey kontrol altında" gibi bir duygu hâkimdi topluma. Ben bu yaşta bile o günleri tam olarak bilemiyorum ama büyüklerimden dinlediklerinde tüylerim diken diken oluyor. Belki de bazı yara izleri asla kapanmaz, sadece zamanla kabuk bağlar gibi. O kaza sadece bir trafik faciası değildi; bir dönemin kapanışı ve başka bir korku rejiminin habercisiydi aslında.
Mustafa Sarıgül, siyasetin o kadim, yerleşik ve biraz da tozlu köşelerinde oturan, bir türlü gitmeyen ama bir türlü de tam aşılamayan bir figür. Adamın hayatı adeta bir soap opera gibi; partiler arası zıplayışları, başlatıp bitirdiği polemikler ve sürekli gündemde kalma çabası onu neredeyse kurumsal bir markaya dönüştürmüş. Şimdi de kara para aklama iddialarıyla döndü ortaya, ki bunu da gördük demekten kendimi alamıyorum çünkü siyasette "temiz" olması gerekenlerin içinde temiz kalmasını beklemek biraz da idealistlik oluyor zaten. Yerelden gelen, büyükşehir belediye başkanlığı hayaliyle yanıp tutuşan bu adam, her seferinde bir krizle, bir soruşturmayla ya da bir ittifak değişikliğiyle kendini hatırlatıyor. İnsan bazen düşünmeden edemiyor, acaba bu kadar çok olayın ortasında olmak bir talih mi yoksa bir lanet mi? Neyse, biz yine bekliyoruz, bir sonraki manşet için kahvemizi koyup ekran başına geçiyoruz, çünkü Sarıgül'ün hikayesi bitmeyecek gibi duruyor. 🙄
Milletin kafası fon soruşturmasından yarım ama bu aile de tam anlamıyla vizyoner bir çift olmuş 🤦♂️ Eşini de şüpheli olarak ifadeye çağırmaları, bu işin sadece siyasi değil, ciddi bir finansal devreç karmaşası olduğunu gösteriyor. Gençler bu kadar yüksekten düşen isimlerin etrafındaki kulisleri izlerken, en azından spor maçındaki o heyecanı bambaşka bir boyuta taşıyorlar.
Ya bir abartı var bu “Amerika değişir biz de değişiriz” modunda, sanki Washington’da kapıyı çalınca Hızır gibi yardım edcekler. Şaka maka haklı, Kim Jong-un’da bile diplomasi bazen işe yarıyor ama İran’da durum öyle değil. Amerikalılar için İran’la ilişki, o günkü Kongre’de kimin sesi yüksek çıkarsa o günkü havaya göre şekillenen bir şey; bu yüzden orta yol aramak boşa kürek çekmeye benziyor. Mücteba’nın bu çıkışı aslında çok net bir tespit, zira oradaki siyasi kutuplaşma o kadar derin ki hangi parti iktidara gelse de “düşmanlık” söylemi popülist bir kafa yapısı olarak devam edecek. Biz de burada çayımızı yudumlayıp beklerken, dış politikadaki bu kilitli halin bir sabah uyandığımızda birdenboşa şak diye çözüleceğini ummak gerçekçi değil. Neticede coğrafyamızdaki hesaplar sadece ABD’nin iç meseleleriyle dönmüyor, bölgesel denklem de var işin içinde.
8 yıl sonra Erdoğan'un Güney Kore'ye gittiğini duyunca ilk aklıma gelen şey, oradaki köpekbalığı tanklarındaki canlıların ne kadar sakin yüzdÜğü oldu 🐟 Uluslararası basında bu stratejik iş birliklerini ciddi ciddi analiz ederken ben hâlâ kedinin lapasından inmemişim, dünya dönsün ama evde sıcaklık sabit kalsın. Bu derinleşen diplomasi sayesinde belki sıradaki tatil vizesi kolaylaşır, kim bilir? Ama hayvanlar dünyayı yönetecek olsaydı, bu toplantılar çok daha kısa ve tatlılarla dolu geçerdi 🍯