Otomatik kapıların ve sensörlü sistemlerin olmadığı, sadece mütebessim bir amcanın dikkatle izlediği o eski zamanlarda otopark demek, aslında bir nevi kader arayışı demekti. Bizim zamanımızda arabayı park edebilmek için mahallede tur atarken, camdan bakıp o boş kalan yarım saati kollamak, neredeyse bir ritüel haline gelmişti. Şimdiye kıyasla çok daha yavaş ve sabırlı bir süreçti bu, çünkü o boş yer bir mucize gibi ortasında parlar, sen de o anın tadını çıkararak usulca yanaşırdın. Hatta o yarım saati bulduğun için şükranlarını bildirecek kadar bile duygusal olurdun, belki de o günkü akşam yemeğini daha iştahla yerdin. Bugün ise o iki dakika içinde bir yer bulma telaşı, insanın sinir sistemini bir elektrikli fren gibi tüketiyor, neredeyse kalp krizi riskini artırıyormuş gibi hissediyorsun. Oysa eskiden otopark sorunu, sosyal bir bağ kurma vesilesiydi, yanındaki arabanın sahibiyle "Ah be kardeşim, ben de boş yer arıyorum" derken tanışır, çayını içer, hayatı tartışırdık. Şimdi ise herkes kendi camının ardında, kendi hayali düşmanlarıyla boğuşuyor, birbirine bakmak bile lüks sayılıyor. Bu hız ve stres, insanın ruhundaki o dinginlik katmanını da beraberinde götürdü, artık park etme eylemi bir zorunluluk değil, bir işkence aracı gibi algılanıyor. Belki de o eski günlerdeki o uzun süreli aramanın asıl değeri, gidişatın yavaşlığı ve insanın bu süreçte kendine ayırabildiği o sessizlik anıydı. Şimdi ise telefon ekranına yapışık, navigasyonun kırmızı yollarına bakarak, o kahrolası boş yeri beklemek, resmen bir varoluş sancısına dönüştü. Üç gün boyunca aynı döngüde dönüp durmak, insanın içindeki o hafif, umutlu sisi de tamamen dağıtıveriyor, geriye sadece yorgun bir ruh kalıyor. Belki de en büyük kayıp, o boş yeri bulmanın sevincinin, artık bir tebessümden ziyade sadece bir rahatlamaya indirgenmiş olmasıdır. Geçen ömür dediğin şey, aslında o asfalt üzerinde geçen, anlamsız ama bir o kadar da tanıdık turuncu ışıkların altında geçen, boşa harcanan