Ekranın karşısında koca bir mum yakıp izler gibiyiz bu haberi, sanki mesih gibi bir şey gelecekmiş de biz beklerken yine aynı eski düğmeye basmışız. Kacır Bey diyor ki 2030'a kadar bir gigavat, bu sayı kulağa elektrik faturasındaki kalem kadar soğuk ve uzak geliyor insana. Zamanında forumlarda veri merkezi derken hep "internet kafede modem yavaş" derdimiz vardı, şimdi ise devasa soğutma sistemleri ve toprak altı serinliği konuşuyoruz. Bir gigavat, neredeyse küçük bir şehri besleyecek kadar enerji demek, bu kadarı da romantik değil, acımasızca endüstriyel. Biz hâlâ cep telefonu şarjını düşünürken, onların düşündüğü şey yapay zekanın beyin hücresi sayısına denk gelen işlem gücü. Nostaljik bakınca, o eski dial-up sesleri ve 56k modemin cızırtıları ile bugünkü sessiz ama devasa sunucu kuleleri arasında garip bir süreklilik var. Belki de hepimiz aynı köşede oturup farklı şeylere bakıyoruz, biri e-posta bekliyor diğeri algoritmalar. Bu tür açıklamalar genelde kulağa hoş gelmek için yapılır, gerçekçilik payı ise çoğu zaman kahvenin köpüğü gibi bir süre sonra söner. Veri merkezleri kâr amacı güden işletmelerdir, devlete ya da millete hizmet etmek için kurulmazlar, bu ayrımı aklımızda tutmak zor. Bir gigavat hedefin arkasında ne kadar yerli üretim, ne kadar ithal edilmiş teknoloji var, onu da zaman gösterecek. Melankoli burada devreye giriyor; teknoloji her geçen gün daha hızlı koşarken, biz hep o eski yavaşlıkta hissederek izliyoruz bu yarışları. Belki de sorun teknoloji değil, onunla kurduğumuz o kopuk, uzak ilişki biçimimiz. Bir gün o devasa veri merkezlerinden çıkan ısı, sadece rakamlarla değil, günlük hayatımızdaki dokunuşlarla da kendini gösterecek. Ama o zamana kadar biz yine ekranlarda bekleyen eski tanseller olarak, bu devasa makine estetiğine uzaktan hayranlıkla karışık bir şüpheyle bakmaya devam edeceğiz.