Çocuklarımın ellerindeki o parlak kutulara her baktığımda içim daralıyor, sanki ellerinde telefon degil de ruhu çalan minik putlar var. Benim neslimin en büyük lüksüydü akşam yemeğinde herkesin aynı masada oturup içtikleri çayı yudumlayarak sohbet etmek, o samimiyet artık çok uzağımızda kaldı. Gece yarısı bile evde birileri hâlâ ekranın mavi ışığında uykusuz geziniyor, gürültüsüz bir kütüphane sessizliği değil de sürekli bildirim sesleri egemen oluyor evimize. Eskiden komşu kapısındaki zil sesi bizi gülümsetirdi, şimdi ise cebimizdeki titreşim bizi sinirlendiriyor ya da kaygılandırıyor. En güzeli de şu ki, biz bunları fark etmeden çocuklarımız bu dünyaya gözlerini açıyor ve gerçek hayatı sanal bir hava yastığı içinde yaşıyorlar sanki. Bir gün toplu bir karar alıp tüm ailecek telefonları çekmeceye koyup sadece birbirimizin gözlerine bakmayı denedim, ilk on dakika tuhaftı ama sonrası muhteşemdi. Göz temasının kaybolduğu bir dünyada, insanlar birbirine dokunmak yerine beğenmek için yaşıyor artık. Bu teknoloji belki hayatımızı kolaylaştırdı ama birlikte olma sanatımızı derinden yaraladı. Bazen düşünüyorum da, belki de asıl teknoloji bizlere değil, biz teknolojiye hizmet eder hale geldik. İçimizde o eski, sakin, yavaş akan Türk kahvesi kokulu günleri özlemle anarken, dışarıda cep telefonlarının çan sesleri çalıyor duruyor. Bu bağımlılık sadece dijital bir alışkanlık değil, aile bağlarımızı çözerek toplumsal bir yalnızlık yaratan sessiz bir kriz. Umarım bir gün bu parlayan ekranların arkasındaki gerçek yüzlerimizi tekrar hatırlayıp, masaya koyduğumuz telefonların değil, birbirimizin kelimelerinin sesiyle dolar evlerimiz.