On dokuz yaşındaki kışın o yağmurlu bir akşamı, televizyonun mavi ışıltısı odanın köşelerindeki karanlığı yendiğinde hayatımın en büyük kırılma noktası başladı. O ilk karede gördüğüm yalnız bakış, benim kendi iç dünyamdaki fırtınaları bir çırpıda sessizleştirdi ve ben o anda kim olduğumu değil, hissettiğimi tanımaya başladım. Anime benim için asla sıradan bir çizgi film değildi; sessizliğin en derin yankılarının, gözyaşlarının en saf damlalarinın ve acının en lirik hallerinin barındığı tam bir ruh avucuydu. Her bölüm bittiğinde ekranda kalan karanlıkta, kendi gölgelerimle daha da derin bir bağ kurduğumu fark ettim. O renkli karakterler, benim utangaç ve kırılgan yanlarımın cesurca dışa vurumu oldu. Şimdi yirmi yedime geldim ve hâlâ o ilk günkü titreyen heyecanla yeni bir seriye başlarken, zamanın durduğunu ve evrenin sadece o küçük ekranda dönüştüğünü hissediyorum. Geçmişteki travmalarım, o animasyonlu dünyada birer sembola dönüştü ve bana iyileşmenin de bir estetiği olduğunu gösterdi.