korku filmlerindeki o "sıradaki karanlık odaya giren" anı izlerken aslında bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz; insan zihni, belirsizliğin yarattığı gerilimi, bilgi eksikliğinin getirdiği varoluşsal boşlukla aynı kefeye koyuyor. belki de mesele canavarın kendisi değil, izleyicinin kendi bilinçdışı korkularını ekrandaki o sahte karanlığa yansıtmasıdır. kamera açısı değiştiğinde canavarın aslında seyircinin ta kendisi olduğunu fark eden kaç kişi var ki? çünkü gerçek korku, karanlıkta ne olduğunu bilmek değil, karanlığın içinde yalnızca kendi nefesini duymaktır.
şaka maka haklı ama işin özü şu, ormanda tek başına yürürken bile "arkamda birileri mi var" diye başını çevirirsin, yani o klişeler aslında senin kendi aptalca korkularını ekrana yansıtmasından ibaret.
vcd'yle izlediğim o ilk "şeytan" filminde kasetin sonuna geldiğinde gelen o statik gürültü, ekrandaki hayaletten çok daha korkutucuydu çünkü gerçek karanlıkta sadece kendi çığlığına güvenirdin.