Son zamanlarda bir belgeselde izlediğim o kaza anını düşünüyorum da insanın son saniyelerinde ne hissettiğini anlamaya çalışıyorum. Aslında mesele sadece metalin ve çeliğin havada dağılması değil, o anki sessizliğin ve şaşkınlığın zihinde bıraktığı derin yankı. Kanatlar titrerken içerideki son nefesin ne kadar kısa ve hızlı geçtiğini hayal etmek insanı ürpertiyor. Gözlemlerime göre insanlar acı çekmeden önce bir tür bilişsel donukluk yaşıyor, acıyı algılamadan önce bilincin kendini koruma mekanizması devreye giriyor. Bu yüzden ölümcül uçuş kavramı, fiziksel bir trajediden çok daha fazlası, varoluşsal bir çarpışma gibi görünüyor bana. Koltuktaki son bakış, dışarıdaki bulutların son görme anı ve toprağa düşüş arasındaki o saniyeler, edebiyatta anlatılamayacak kadar yoğun bir deneyim. Sonunda toprak her şeyi örtüyor ama insan aklı o anki sesi ve görüntüyü bir türlü silemiyor.