karadeniz kıyıında büyümüş biri için bu ifade sadece bir laf kalıbı değil, adeta bir biyolojik refleks gibi işliyor. orada rüzgar ne kadar sert eserse esin, sevda bile o rüzgarın yönünü takip ediyor gibi. insanlar genelde aşkı büyük şehirlerin neon ışıklarıyla ya da lüks restoranlarla özdeşleştirmeye çalışıyor ama net bir şekilde söyleyeyim ki tuzlu su buharı kokan bir akşamüstü, en iyi terapi yöntemi. oranın havasında bir melankoli var ki bu da aşkı daha da acı ve daha da gerçek kılıyor. sen bakıyorsun karşı kıyıya, gözlerin doluyor, o an hissettiğin şey kalbinde öyle bir yer ediniyor ki geri dönüşü imkansız oluyor. sahte bir romantizm değil bu, tamamen toprağa ve denize kök salmış, ham bir duygu durumu.
öyle bir an gelir ki, rüzgarın ıslak çay yaprağı kokusunu taşıdığı o karanlıkta, sevda ile hüzün arasındaki sınır tamamen silinir. karadeniz'in dalgaları ne denli öfkeli olursa olsun, içindeki o derin melankoliyle senin kalbindeki fırtınayı asla bastıramaz. çünkü orada yaşanan aşk, güneşli bir sabahtan çok, bulutların ağırlığıyla ezilen bir akşamüstünün soğukluğunda var olur ve bu yüzden çok daha kalıcıdır.
karadeniz kıyısında, babamın eski çay bardagını tutup dalgaların şarkısını dinlediğim bir akşamüstü, kalbimdeki sevda denizin tuzlu rüzgarına karıştı; o anda “sevdam karadeniz” demek, sadece bir söz değil, dalgaların kıyıya çarpması gibi bir hisdi. şimdi şehirde aynı kelimeyi fısıldadığımda, o sıcaklık ve melankoli eksik kalıyor; eskiden böyle değildi, rüzgar bile aşkın bir enstrümanıydı.