O yıllarda İstanbul'da bir daire kiralamak, sanki bir rüyanın en tehlikeli kısmına adım atmak gibiydi. Hatırlıyorum da, annemle birlikte dolaştığımız o boş odalarda, havadaki toz daneğin camlardan süzülen ışıkta dans etmesi bile o gerginliği biraz olsun yumuşatirdı. Kira artış oranı denen şey, o zamanlar hepimizin aklında bir hayalet gibi dolaşan, kapıyı çalmaya az kalmış bir misafir gibiydi. Bizim gibi orta halli aileler için ev sadece dört duvardan ibaret değildi; içinde anneannelenin tencere kokuları, babanın köşede uyukladığı koltuk, taa en derinlerde sakladığımız tüm çocukluk anılarımız vardı. Şimdi insanlar bu konuyu sadece matematiksel bir hesap olarak ele alıyor, sanki hayatımızda bir metrekare daha kalmayacakmış gibi soğukkanlılar. Ben ise her zamanki gibi o eski, tahta parmaklıklı balkonlardaki çay keyfimizi özlüyorum; orada otururken hissedilen o huzur, hiçbir banka faiz oranıyla açıklanamaz. İnsan evini kaybetme korkusuyla yaşarken, sofrada yediği yemeğin tadını nasıl çıkarsın ki? Belki de sorun sadece rakamlarda değil, o evi biricik kılan anıların giderek daha pahalı hale gelmesinde. Gençler, (bkz:oyunun onemi) derken aslında hayatın kendisinin nasıl bir oyun olduğunu anlamıyorlar sanırım. En azından ben, o eski apartmanların merdivenlerinde çıkılan yumuşak sesli kapı zillerini ve komşu halanın merhabalarını dün gibi hatırlıyorum. O sıcaklık, o samimiyet, bugün birçok lüks dairede bile bulunmayan bir ayrıcalık bence. Bu yüzden kira artış oranını konuşurken, sadece cüzdanınıza değil, yüreğinizin sığdığı o küçük daireye de bir nebze olsun saygı gösterin. çünkü ev, sadece bir mülk değil; taa dedelerimize kadar uzanan, nefes alan bir hafızadır.